• Ana Sayfa
  • Ön Söz
  • TMS Vakaları
  • Psikiyatri Nedir?
  • Psikiyatrist Kimdir?
  • Kişisel Gelişim
  • Hasta Vakaları
  • Ana Sayfa
  • Hakkında
  • T M S
  • Ruhsal Hastalıklar
  • Tedavi Çeşitleri
  • Videolar
  • Müzikle Tedavi Yöntemleri
  • Beyin Frekans Dalga Boyutları
  • Kekemelik Nedir?
  • İnsan Niçin Yalan Söyler?
  • Sevginin Nitelikleri
  • Radyasyonun Manyetik Etkisi
  • Azot Sarhoşluğu
  • Rüya Nedir?
  • Bipolar Bozukluk Nedir?
  • İletişim

 

            Sevgi, insan hayatının olmazsa olmazıdır. insanlar tarafından unutulmuş ya da hezimete uğratılmış, insani bir vasıftır. İnsanın sevmesi ruhunun ihtiyacıdır. Sevmeyi bilmezse ruhu çöker ve ölür. Bu ölüm bedensel ölümden farklıdır. Bedensel yaşama için kalbin ve beynin çalışması gerekir. Ancak ruhun yaşayabilmesi için sevgi, muhabbet, dostluk, arkadaşlık gerekir. İnsanlar ruhsal tatminden uzaklaşmışlardır.  Tamamen mekanik yaşama alıştıklarından hayatın tadı tuzu kalmamıştır. Normal şartlarda insana çok lezzetli gelen işler, artık anlamsız ve angarya haline gelmiştir.

           Günümüzde  depresyon ve ruhsal hastalıkların pik yapması, çok fazla yaygınlaşmasının temel sebebi budur. İnsan niçin sever? İnsan her şeyden önce kendine bedenine âşıktır. İnsanın ruhu, yaratıcımız tarafından bedene âşık edilmiştir. Bedene âşık olan ruhun yaşaması ve bu durumun idame ettirilebilmesi için, kalbi yapının manen genişleyebilmesi gerekir. Büyüyüp gelişebilmek için, bu dünyaya ihtiyacı vardır. Gelişmesi, büyümesi, insani erdem ve faziletlerde aranmalıdır.

            Aksi halde yaşam, herkese verilmiş ömür nispetinde muhakkak bir gün sonlanacaktır. Ama insan dünyaya geldikten sonra, sonsuzluğu arzular. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir hayat sürer. Bu dünyada devamlı kalmak ister. Buraya ait herhangi bir problemden hoşlanmaz. Herhangi bir sıkıntı veya belâ geldiğinde, her imkânı ile bunları temizleme yoluna gider. Bu durum ona verilmiş ve yapması istenen durumdur. Ama bunu yaparken kalbini yani, asıl olan benliğini, hiçbir şekilde sevgi ve muhabbetten başka şeyle meşgul etmesi istenmez. Devamlı sevgi ve muhabbet ile yaşayan insanın hiç bir şeyi olmasa bile, kalbindeki mutluluk ona yeter.

           Zamanın birinde sokakta çok zenginlerden biri, soğanın cücüğü ile ekmeği, büyük bir iştahla yiyen fakir birisinin yanına oturup, hayranlıkla onun yemesini seyrettiği bilinen bir gerçektir. "Acaba bende, onun gibi bu şekilde iştahla bunu yiyebilir miyim.." demesi,  onun oradaki  özlemini belirtir. Onun kadar zor bulursa, onun kadar aç olursa, onun kadar sağlığı müsaade ederse, onun kadar yokluk çekerse işte o zaman bu  tat ve lezzete erişebilir.

            İnsan hayatı, bu şekilde parası olsa da olmasa da belki ulaşamayacağı  özlem ve umutlar peşinde sürüp gider. Bu duruma insanı yönlendiren şey, aslında insanın içine yerleştirilmiş sevgidir.

           Düşünün ki bir insan, hiç tatmadığı ama illaki tatmak istediği bir yemeği çok arzuluyor. Bu yiyeceğe kavuşmak istiyor. Ve çok arzuluyor. Günün birinde bu imkana kavuşuyor. Dilediği kadar yiyor içiyor. E artık gün geçtikçe, bu  şeylerden de bıkıyor. Ve artık ilk zamanlardaki lezzeti alamaz hale geliyor. Defekasyon ile dışarı atılıyor. Genelde insanlar defekasyon sırasında sıkıntı çekerler.

           Peki, sonunda sıkıntı olacak bir şeye neden, bu kadar bel bağlar?... Acaba bu lezzetler ile hayat geçip gitmesi mi gerekmektedir. Yoksa gerçek anlamda sonsuz kalabilecek ve ahret yaşantısı dediğimiz, yaşantıda kullanılabilecek sevgiye mi ihtiyaç vardır. İnsanların yemekten sonra yaptıkları en lezzetli şeylerden birisi, erkekler için kadın, kadınlar için erkek olabilir. Bundan sonra herkese baş olmak hükümdar olmak yönetici olmak, para sahibi, mal sahibi olmak hemen hepsi kendi nefsini sevdiği için ister. Bu durum ise kalpte asıl olması gerekli sevgiyi engeller. İnsan buluğa ermeden; oyun oynamak, yemek, sevilmek ve hasta olmamak ister. Bunların birçoğunu bilinçsizce ve hemen olması şeklinde istemektedir. Buluğ çağından sonra yavaş yavaş kişilik gelişimi oluşur. Ben demeye ve benlik davasında bulunmaya çalışır. Buluğ çağından önce çocuğa verilen doğru ve yanlışlar, kişilik gelişiminde yapı taşları olarak kullanılır. Kişilik ve ben duygusu geliştikten sonra diğer benler ile kavga veya sürtüşmeler başlar. Kavgacı bir yapı aile tarafından çocuğa gösterilmişse, çocuk başkaları ile kavga edebilir. Aksi halde ne ben diyebilir, ne kavga edebilir. Çünkü kendi yaptıklarına inanmamaktadır.  Eğer bir olayda benlik davası gütmüyorsa, karşı taraf gütse bile olaydan çekilerek hakkını başkasına bırakır. Eskiler bunun için aile yaşamını anlatırken; bir evde iki diri var ise kavga vardır. Bir evde bir ölü bir diri varsa kavga yoktur demişlerdir. Bundan dolayı kişilik geliştikten sonra insan benlik yani ben olmalıyım davasını sürdürmeye devam eder. Kişiliği yetersiz olanlar hiçbir olayda ben böyle istiyorum bu şekilde yapılması lazımdır diyemezler. Genelde bu yapıdaki insanlar, hemen herkesi kırmamak gerektiğini söyleyen insanlardır. Psikiyatride bu yapıyı sıklıkla görmekteyiz. Şunu bilmek gerekir ki ben olan, benlik davasında olan, birisinin dünyadaki her insanı razı etmesi gücendirmemesi düşünülemez.

            Burada kişiliği oluştururken belli doğrular ve yanlışlar aile tarafından belirlenip çocuğa aktarılmalıdır. Aksi halde çocuk kendine ait doğru ve yanlışları tecrübe etmeden yerlerine koymaya çalışır ki, o zaman hayatta tecrübe, yenen kazıkların bileşkesidir sözü vuku bulur. Hayatta yediği her kazık; genç olan kişiyi hayattan biraz daha soğutur. Biraz daha depresyona ve umutsuzluğa sevk eder. Devamlı başarısız olan ve devamlı hata yapan birisinin medeni cesareti ve özgüveni yitirilmiş demektir. Aslında bizler doğru ve yanlışı çocuklarımıza öğretmeyerek onların hayatta, her şey ile karşılaşmasını sağlayarak, baştan motivasyon ve özgüven eksikliğine yol açtığımızın farkında mıyız? Elbette,  bunun farkına belki varırız, belki de hiç varmayız. Çünkü eleştiri başladığında, insanda direk olarak savunmaya dayalı ve inkâr gibi bir mekanizma vardır. Karşıdaki bizi suçlamaya başladıysa biz o kişiyi dinlemeyiz. Hemen saldırıya geçeriz. Anne baba olarak bizlerin baştan vermediğimiz doğru ve yanlışları çocuk nasıl bulacak sorarım size? Kesinlikle onu bu konuda bataklığa kendi ellerimizle saplıyoruz demektir.

            Çocuğun buluğa erdikten sonraki kısa durumunu özetledikten sonra, bundan sonraki hayatı, bu öğrendikleri üzerine şekillenecektir. Asıl kişilik, insanın belli olaylar karşısında, belli tepkileri verme şeklidir. Şimdi bunu bir örnekle açıklayalım. Çocukluğunda kendisine doğru ve yanlış verilmiş ve verilmemiş istediği gibi yaşaması için özgür bırakılmış iki genci ele alalım. Bu gençlerden ilki yaptığı her hareketi ilk önce doğru ve yanlış çizgisinde değerlendirsin. Buna göre içinde bol miktarda yanlış olan ve fakat çok az doğrusu olan bir olay ile karşılaştığında o olaya tepkisi ve yönelimi, genellikle yanlışı çok ise doğrudan yana, doğrusu çok ise, yine doğrudan yana olacaktır. Yalnız hayata yeni başladığından arada bir duygusal olan doğru ne ise o yönde hareket eder. Böyle durumda zarar görmesi kuvvetle muhtemeldir. Zarar gördüğünde, kendi içinden ya bunu bana anlatmışlardı, ama ben bunu dinlemediğim için zarar gördüm diyerek kendini suçlar. Bir daha aynı zararı görmemek için zeki bir insansa aynı hataya düşmez. Diğeri ise yani B sahsı ise; doğru ve yanlış verilmediğinden o anda duygusal ve bedensel olarak neyi istiyor ve ulaşabilecekse onu yapar. B çocuğunun, bir yerde zarar göreceği kesindir. Bu kez ne olur? Çocukta veya gençte başarısızlıklar birikerek, artık içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu dönemden sonra o çocuğun geleceği bitmiştir. Artık o çocuğu hayata karşı motive etmeniz. Bir şeyler ürettirmeniz, topluma faydalı olmasını sağlamanız, elbette mümkün olmayacaktır. Daha  sonra doktora başvurmak artık çözümsüzlüğü açıklamaktan öte bir hadise değildir.

            Yukarıda anlatılan iki ayrı gencin kişilik profillerinin nasıl şekillendiğini dikkatli bir gözle ve çözmek için bakarsanız zaten görürsünüz.  Şimdi bu olayda kendine hâkim olamadığımız evladımızın mı suçu var, yoksa bizim gibi hiçbir şeyi bilmeyen kendisine ahmak dendiğinde kızanların mı hatası var. Yoksa bunları hiçbir tıp kitabında yazmayan ismi önünde kalabalık unvan bulunan, dahası kendi çocuklarını yetiştirmekten aciz filim adamlarının mı?

            Gençlikte çeşitli hatalar yaparak gelişmekte ve kişiliği oturmakta olan birey artık çevresindeki arkadaş ve iyi bildiklerinden yeni şeyler öğrenmeye ve denemelere başlar. Elbette bu arada çevresindeki şahıslar egoist biçimde, bireyi kendi çıkarları düşünerek yönlendirmeye ve ondan yararlanmaya çalışır.  Bu arada olan çatışmalar kişilik çatışmasından öte, pastanın paylaşması konusunda çıkan çatışmalardan olur. Zaten gençliği kullanan siyasi çıkar grupları, gençlerin pasta paylaşımını bildiklerinden, bunu propaganda vasıtası olarak kullanırlar. Altta yatan istek ve talepler farklı olsa da, sunum şekli böyle olur. İdealistlik içinde tüm samimi duyguları ile kendini çevreye adapte etmeye çalışan genç, bir bakar başkalarının maşası ve oyuncağı haline gelmiş. Tabii ki o arada kendi kişiliğini ve ideallerini tamamen arkadaşlarına uydurmuştur. Bu safhadan sonra genç ile aile ve toplum arasında çatışma başlar. Artık evde tam bir anarşi söz konusudur. Aile evladını ret etmeye kadar gider. Parasını pulunu keser. O zamana kadar ceza olmaması gerektiğini savunan aile, o saatten sonra şiddetle ceza verir. Evlatları kendi inandığı değerlere karşı çıkmıştır. Yapılmaması gerekli günah işlemiştir. Hatta, kendilerinin daha önceki putlarına saldırmıştır, aforoz edilmesi gerekmektedir. Ortaçağ Avrupa’sında olsa içine şeytan girdiği çıkarmak için yakılması gerektiği ifade edilmektedir. Bu anlatılan durumu günümüz toplumunda yaşamayan aile, yok gibidir. Bu olayın ve çatışmanın sıklığı olayın yanlışlığından meydana gelmektedir. Çünkü yetişmekte olan genç anne ve babasının yanlışlarını daha kolay fark edebilme kapasitesine sahiptir. Ailenin kendi içinde olduğundan,  değerlendirme kapasitesi daha fazla olmaktadır.

            Böyle durumla karşılaşan aile olayı fark etmeye başladığında çocuğu ile iletişime geçmeli ve onun düşüncelerini kendisini sevdiğini bildirerek ve ödüllendirme yaparak sıkıntıyı aşmaya çalışılmalıdır. Yalnız şunu da bilmek gerekir ki; uçak veya tren kalktıktan sonra gideceğiniz yere artık o vasıta ile gidemezsiniz.

            Saygılarımla.

Uzm.Dr.F. Efser GÖKÇEN
Psikiyatri Uzmanıı

 

Y A S A L   U Y A R I

             "5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu"nun ilgili maddeleri gereğince, özellikle bu yazının  hakları saklı olup, telif hakkı içeren bütün içeriği izinsiz kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Fakat; paylaşılacaksa ya da alıntı yapılacaksa  www.manyetikdunyamiz.com adresi ile Dr.F.Efser GÖKÇEN'e ait olduğunu belirtir bir dip notuyla hiç bir değişiklik yapılmaksızın yayınlanmasında herhangi bir sakınca bulunmamaktadır.