• Ana Sayfa
  • Ön Söz
  • TMS Vakaları
  • Psikiyatri Nedir?
  • Psikiyatrist Kimdir?
  • Kişisel Gelişim
  • Hasta Vakaları
  • Ana Sayfa
  • Hakkında
  • T M S
  • Ruhsal Hastalıklar
  • Tedavi Çeşitleri
  • Videolar
  • Müzikle Tedavi Yöntemleri
  • Beyin Frekans Dalga Boyutları
  • Kekemelik Nedir?
  • İnsan Niçin Yalan Söyler?
  • Sevginin Nitelikleri
  • Radyasyonun Manyetik Etkisi
  • Azot Sarhoşluğu
  • Rüya Nedir?
  • Bipolar Bozukluk Nedir?
  • İletişim

               

               Şu ana kadar tıp ve biyoloji alanında yazılmış ve anlatılmış olarak ne varsa, işte bu anlatılanların keşfedilmemiş yönlerinden, yani  manyetik alanlarından ve elektriksel enerjilerinden bahsetmek istiyorum.  Şu ana kadar bahsini yaptığım ve yapacağım bu konuların açıklamalarını yapan bir tek bilim adamı yoktur. Bu konularda bu kadar iddialıyım.

                Yazdığımız araştırmalara dayalı bütün anlatımlar, belirli bir ilmin ve ispatlanmış delillerin açıkça beyanlarıdır. Hal böyleyken ister istemez eleştirilere maruz kaldığımız durumlar da olmuyor değil tabi...  "..yazdıklarınızın hepsi yalan ve asılsız açıklamalar.." şeklinde eleştiriler alabiliyoruz.

                 Bu eleştiriler bizi ziyadesiyle memnun ve mesrur kılıyor. Çünkü bilim ve ilim dünyasına katıda bulunmak isteyen yerli-yabancı herkesin teveccühünü olumlu ya da olumsuz da olsa üzerimize çekmiş durumdayız.

                Ne tuhaf ve gariptir bir durumdur ki burada yazılan ve ispatları gerçekleştirilerek açıklamaları yapılan araştırmaların, sadece bir tanesini ya da bir kaç tanesini, yabancı bilim adamları açıklamış olsalardı;  "İngiliz bilim adamları, bilim dünyasında yeni bir buluş keşfettiler!..", "Amerikalı Antony... müthiş bir iddiada bulunarak   bilim dünyasını sarstı!.."  şeklinde abartılı başlıklar, Türk basınının gündemine şimşek gibi düşecekti. Hatta bu bilim adamları ödüllendirilecekti.

                Şu bir gerçek ki; bizim yazdıklarımızın arka planında, ceddimiz Osmanlının bilimsel araştırmalarının ışığı ve  İslam düşünürlerinin tefsirleri ve emeği olduğundan,  onların torunları olarak yaptığımız tüm bilimsel araştırmaların ve çalışmaların  gerçekliğini ne kadar ileri seviyede yaparsak yapalım,   bu çalışmalarımızı  bilir kişiler olarak nam salmış kişi yada kişilerce elbette ki sansüre edilmek istenebilecektir. Onların bu davranışları,  kızmaları,  karalamaya çalışmaları, aslında aldıkları diplomanın, gördükleri master ve doktora belgelerinin kendilerinde meydana getirdiği ekabirliklerinden dolayı, psikolojik bir ezikliğe girdiklerinin göstergesinden başka bir şey değildir.

               Biz burada bazı gerçekleri araştırıp yazarken ve açıklarken hiç kimseden herhangi bir ödül ya da maddi çıkar ve kazanç amacı gütmüyoruz.  Ancak çok büyük ve prof. olarak bilinen ve itibar gören bilim adamlarının asıl gayelerini, amaçlarını ve belki de fikirsel anlamdaki yanlışlarını anlatmak amacı ile bunları açıklama gereği duyuyoruz.

               Dünya küresinin mükemmelliği ve üzerinde bulunan canlıların mükemmelliğini, insan olarak bizler elbette değerlendirebilecek ilme eksik olarak sahibiz.  Fakat asılsız teorilere hurafe olarak inanan bizler, hakikatteki gerçekleri kabullenmeyip, kendimizde aramamız gereken kusurları başkalarına yükleyebiliyoruz maalesef.

                Daha önceki yazılarımızda, dünyanın elektriksel ve manyetik yapısı hakkında kısa bilgiler vermiştik. Bahsini yapmış olduğumuz dünyanın elektriksel ve manyetik yapısı, canlıları da etkilemekte ve canlılar da bu durumdan nasibini almaktadırlar. Bugün bu konu üzerinde duracağız. Konuyu daha iyi anlamak açısından öncelikle, elektrik üretiminin havada bulunan  ve canlıdaki bulunan azotun nasıl davrandığını bilmemiz gerekiyor. Şu ana kadar anlatılan canlı bilimi gerçeklerini incelediğinizde, fizyolojik olarak elektrik konularına değinilse bile, sanki hücrede bulunan elektrik hiç bir işe yaramıyormuş gibi bir mekanizmadan bahsedildiği göze çarpacaktır. Veya sadece kas, nöron yapısı için gerekliliğinden bahsedildiği anlaşılacaktır. Hatta o elektriği de üretmek  için gerekli manyetik  alan konularından söz bile etmeden, sanki elektriksel aktivite olurmuş gibi bahsederler. Bunun sebebi nedir?.. Tabi ki bilmezliktir.

Öyleyse var olduğu bilinen ama bilim adamları hatta araştırmacılar tarafından anlatılamayan ve es geçilen bu konuya biz şöyle bir değinelim;

Hepinizin de bildiği gibi; Azot, atmosferde (Troposfer tabakasında) %78 oranında bulunan bir gazdır. Kitaplarda azot gazından bahsedilirken bu gazın  inert bir gaz olduğu ifade edilmektedir. Oysa bu gaz  inert değildir. Dikkatinizi çekerim ki, bu konu ne araştırılmış ne de önemsenmiştir.

Azotun troposferde bu kadar fazla olmasına rağmen, bunun sebebinin ne olduğunu, neden bu kadar yoğun olduğunu ve hangi amaçla bu yoğunlukta olması gerektiğini açıklayan bir tane bilim adamı çıkmamıştır. Acaba bu kadar fazla oranda ve fazla miktarda olan azot, niçin atmosferde % 78 oranında bulunur?.. Hem atmosferin % 78' inin azot gazından ibaret olması, hem de bu kadar çok yoğunluğa sahip bir gazın hiç bir işe yaramıyor olması sizce mantığa uymakta mıdır?... Madem bilim ya da ilim mantığın dışında olmaması gerekiyor, madem açıklanılması gereken her şey, mantıken ispat edilmesi gerekiyor, madem mantık dışı görülen şeylerin saçma olduğu düşünülüyor; o zaman atmosferin % 78' inde  bulunan ve hiç bir işe yaramadığı söylenilen bu durum siz ce gerçekten mantıklı bir açıklama mıdır?..

"Ne alaka efendim!... Biz hiç bir işe yaramıyor diyorsak bile açıklamasını yapıyoruz. Bu gaz inert biz gazdır diyoruz.."  

"İnert giz gazdır.." bile demiş olsanız, hiç bir işe yaramadığının kibarcasını belirtiyorsunuz maalesef.

"E buyrun o zaman siz açıklayın!... Atmosferde % 'de 78 oranında, yani atmosferin büyük bir kısmında bu azot gazı ne işe yarıyor?.. Çok önemli bir gaz mı ki bu kadar takıntı yaptınız?."

Buyrun beraber inceleyelim. "Önemsiz mi, önemli mi?.." siz karar verin..

Azot gazının  inert denilen yüksüz ve tek bir formda olmadığını yukarıda belirtmiştik.  Dünyada hiç bir araştırma havadaki azotun, ne zaman hangi değerliliği almakta olduğunu açıklamamıştır. Azot -3 değerlilikten  +3 değerliğe kadar değişik elektriksel yük değerleri alabilir. Çünkü son elektron yörüngesinde 3 elektron vardır. Bu durumda azot, 3 değerliliğini hem verip hem de alabilir özelliktedir. Bu durum ne anlama geliyor?. Havadaki elektromanyetik yük miktarına göre azot,  bu yükü üstüne alır. Bu da yetmez ve yük bulutu oluşturmasına ve yağmur oluşmasına sebebiyet verir.

Havadaki  elektriksel yük ile yüklenmiş ve bu şekilde yer yüzüne doğru gelen yağmur taneleri, ortam manyetizması dolayısıyla hiçbir zaman çok süratle yere düşmez. İşte bu sebeple ne insanlara, nede canlılara zarar verecek hızda yere iner. Gayet sakin bir iniş yapar. Hadisenin özünde, yüklü azot molekülleri vardır. Azotun bu kadar fazla değerliliğe sahip olması demek, onun bir çok kimyasal bileşik yapma imkanına sahip olması demektir. Ancak bu anlattığımızın da dışında,  oksijeni taşıma amacına yönelik bileşikler de  vardır. Azot çok kolay bağ yapabildiği gibi, çok kolay üzerindeki yükü de bırakabilir. Böylesine, önemli bileşiğe sahip olan azot gazı canlıların %14 ünü oluşturduğu gibi, en tehlikeli patlayıcılar bile azottan  elde edilebilir. Mesela; Gliserin ile karıştırılan nitritler, nitrogliserin üretiminde kullanılır.

                Bu açıklamaları fazla uzatarak sizleri sıkmak istemiyorum.

                İlgili kişiler, bu bilgileri okuyacaklardır. Benim asıl söylemek istediğim şey; azot bu kadar farklı değerliliğe sahipse, hem bulunduğu ortamın elektriksel  yapısından etkilenir, hem de bizzat kendisi çevreyi etkileme özelliğine sahip anlamına geliyor demektir. Dolayısıyla 14-15 değerliliklerden oluştuğu söylenilen azot, daha farklı değerliliklere de ulaşabilir. Bunun dışında bedende elektriksel aktivite sebebidir. Canlı hücrelerinin, hemen hepsi elektriksel aktivite ile çalışmaktadır. Elektriksel aktivite olmadığında yaşam kaynağı ortadan kalkmış demektir. Halı saha ölümleri ve inhibisyon ölümlerinin temel sebebi, vücut yapısındaki elektromanyetik durumun bir anda boşalmasıdır. Hücresel  bazda elektrik kalmadığında, o bölgede canlılık kalmıyor demektir. Canlıdaki glikoz kullanımı ve yağ kullanımı aslında temel olarak elektrik üretimi içindir. Elektromanyetik özelliği olmayan canlı, ruhsuz ve sadece ceset gibidir.  Yani ölüdür.

                Saf azot üretimi çeşitli şekillerde olsa da, en sık kullanılan yöntem,  karbon üstüne belli sıcaklıkta azotlu hava üflemektir. Hava içindeki oksijen karbon atomu ile tutulduğundan saf azot kalacaktır.

                Bir çok gıda üretim teknolojisinde ve transistor gibi elektronik malzemenin imalatında azot kullanılmaktadır. Bunun amacı, havadaki oksidasyon yapan oksijen ve su buharı gibi maddelerin  ortamdan uzaklaşmasını sağlamaktır. Bu sebeple elektrik akımının geçirgenliği stabilize edilir. Aynı zamanda gıdaların bozulmaması amaçlanır. Çünkü gıda bozulmasındaki tek faktör  ortamda bulunan bazı bakterilerin gıda maddesini kullanarak mevcut besini yıkmasından kaynaklanır.

                Şimdi insan vücuduna bakalım;

                İnsan vücudunda bu durum incelenecek olursa,  çok enteresan durumlar ortaya çıkacaktır. Mesela kalp, kasılmak için periyodik olarak gelen elektrik  enerjisine ihtiyaç duyar. Bu enerji ise genellikle beyin sapından geldiği söylenir. Ancak, herhangi bir sebeple beyin sapı ile iletişim kesildiğinde veya beyin hasarı oluştuğunda kalp kendi başına elektrik enerjisi üretmeye başlar. Kalbin ürettiği  ritim genelde normal ritme göre,  sayısal olarak azdır. Kalbin ileti sistemi, herhangi bir beslenme problemi dolayısıyla hasar gördüğünde enfaktüs sonu ölüm gerçekleşir. Yalnız buradaki asıl gariplik, kalbin seviyesine göre, kendini çalıştıracak elektriği kendisinin üretebiliyor olmasıdır.

                Şimdi sormak istiyorum;

                Madem kalbin kasılması için gerekli elektriksel enerji, beyin sapından geliyorsa, beyinde yada beyin sapında herhangi bir hasar meydana geldiğinde, kalbin kendi başına enerji üretme aklı nereden gelir.Kalp bunu kendi kendine nasıl yapmaktadır?.. Buraya mevcut enerji üretme akıl ve şuurunu ya da sinyalini kim gönderir?.  Kalbin kendi kendine enerji üretmesi nasıl olabilmektedir?.. Hani kalp nöron değildi!..  Nöron değilse bu durum nasıl gerçekleşmektedir. Hatta kalbin içinde veya herhangi bir yerinde  bu işi yapacak  elektronik beyin merkezi nerededir?..

                Komiktir ama bilim adamları bu duruma açıklama getiremezler ve  kısaca "..his huzmesi.."  der ve geçiştirirler.  Ancak "..his huzmesi.." dedikleri şeyi açıklamaya gelince asla açıklayamazlar.

                Bu konuyu vücuttaki hemen her hücre grubu için şekillendirebiliriz. Burada bizim maksadımız kardiyologların işine karışmak değildir.  Sadece  tek amacımız, hücresel olarak vücuttaki bütün yapı taşlarının çalışması için mutlaka elektrik enerjisine ihtiyaç duyması gerektiğini  açıklamaktır. Elektrik üretmek için de, mutlaka sabit bir manyetik alana ihtiyaç duyulduğunun bilinmesi gerekir. Siz eğer azot gazını manyetik yüklü hale getirmezseniz, vücutta elektrik üretemezsiniz. Vücut  hücresi, bir güneş enerjisi pili gibi enerji üretir. Bu enerji ile yaşarsınız. Aksi halde oksidasyon, demetilasyon vb. gibi metabolik işlemler ile yol alamazsınız. Çünkü bunları yapabilmek için mutlaka manyetik yazılıma ihtiyaç var demektir. Hatta bu da yetmez, manyetik alanın sürekli beslenmesi gerekir. Manyetik yazılım şifreleri, DNA ile yapılırken bu yazılımın sürekliliği için  havadaki  azotun yükü ile manyetik alan desteklenir. Çünkü dünyanın manyetik yapısındaki güneşe ve aya göre olan değişimleri sonucunda, vücudun manyetik olarak beslenmesi veya beslenememesi demektir. Depresyon hastalarında devamlı şahit olduğum bir  durum vardır. Kendilerini ifade ederlerken; "Hocam sanki pilim bitmiş gibiyim. Enerjim tükenmiş ve tamamen gücümü yitirmiş gibiyim.."  şeklinde cümleler kullanırlar.  Bu cümleler, materyal olarak ta aslında çok doğrudur.Kesinlikle depresyondaki hastanın total vücut  ve beyin elektriği  düşmüştür. Özellikle şeker hastalarında çok görülen bir hadise vardır. Kandaki şeker fazla bile olsa, hücre tarafından içeriye tam anlamıyla ensilünle birlikte şeker alınamaz. Hücre içine şekerin alınamaması durumunda hücre kendisi için gerekli elektriksel enerjiyi üretemez. Ve hastalar bu durumda ani depresyona girebilmektedirler.

                İşte asıl anlatmak istediğimiz hadise;

                Azot kesinlikle, inert (yüksüz) ve işe yaramayan malzeme değildir. Canlıların, canlılığını devam ettirmek için mutlaka manyetik alan ve elektrik üretimine ihtiyaçları vardır. Manyetik alan ve elektrik üretiminde ise Azotun mükemmelliği kaçınılmazdır. Metabolizma olarak çalışma tekniği açısından elektromanyetik ölçüm yapılmadan teşhis  koymak yanlış netice verebilir. Bu sebeple tıbbı yaklaşımlar sorgulanmalıdır. Şeker hastalığı, kalp hastalıkları,  psikiyatrik bozukluklar, otoimmün hastalıklar, alerji  hastalıkları gibi hastalıklar açısından mutlaka ve mutlaka hem ortam, hem kişi bazında elektromanyetik haritalama yapılmalıdır. Hatta kişilik profili çıkarır gibi elektromanyetik harita ve frekans analizleri yapılmalıdır. Anlatılan hastalık grupları daha genişletilebilir. İnsan vücudunda oksijen maddesi,  oksidasyonun sebebi değildir, tam aksi olarak sonucudur. Yani asıl olan şey, elektrik üretimidir. Atık madde olarak okside olmuş, madde ortaya çıkar. Tıbbi anlamda şu ana kadar yapılan çalışmaların, hemen hepsi  elektromanyetik yapıyı yok saymışlardır. Bu yapıyı yok sayarak yaptığınız tedaviler hastaya fayda yerine zarar getirir. Hücresel hafızalanma tabiri bize ait tanımlamadır. Aynen elektronik entegre üretiminde,  yarı iletkenlere bazı yazılımlar yapılabiliyorsa, hücresel hafızalanma için aynı  yazılım vardır. Kökeni DNA sarmalıdır. DNA  sarmalının asıl vazifesi mevcut sistem manyetik yapısını kullanarak elektrik frekansı üretmektir. Diğer hücresel organeller yardımcı unsurlardır. Nasıl ki bir otomobil, hareket etmek için, çalışmak için yakıt enerjisine ihtiyaç duyarsa  bedenin de çalışması için mutlaka elektrik enerjisine ihtiyaç duyar. Enerji üretim standartları bellidir. Depolanma şekli yağlanma ile yapılır. Şişmanlığın kökeninde, yazılımın da etkisi vardır. İnsanların davranış biçimleri yanında, çevresinde olan kişilerden de mutlaka etkilenir. Yanımızda bir psikopat varsa, O'nun davranışlarından diğer insanların etkilenmemesi mümkün değildir. Aynı konu sistemik hastalıklar için de söz konusudur. Elektromanyetik yapı, kadın ve erkekte farklılık gösterir. Bu cepheden bakıldığında dünya küresi, aynı canlılığı bu şekilde devam ettirmektedir. Çünkü sürtünmeden doğan statik elektriğin oluşturduğu elektromanyetik yapı, dünyamızın dağlarını, tepelerini ve çukurlarını oluşturur. Bu yazılımın DNA sı henüz bilinmemektedir. Freud’un hep işlediği cinsellik dahi elektromanyetik dolum ve boşalım esasına göre çalışır.

Saygılarımla..

Uzm.Dr.F. Efser GÖKÇEN
Psikiyatri Uzmanı

 

Y A S A L   U Y A R I

             "5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu"nun ilgili maddeleri gereğince, özellikle bu yazının  hakları saklı olup, telif hakkı içeren bütün içeriği izinsiz kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve paylaşılamaz. Fakat; paylaşılacaksa ya da alıntı yapılacaksa  www.manyetikdunyamiz.com adresi ile Dr.F.Efser GÖKÇEN'e ait olduğunu belirtir bir dip notuyla hiç bir değişiklik yapılmaksızın yayınlanmasında herhangi bir sakınca bulunmamaktadır.